Ana Sayfa


Nasıl Gidilir

info@timpani.com.tr

nuance & fluence

 

 


Burak Meriç beyin
DH Labs Revelation
ara kablo ile ilgili yazısı


Ses sisteminizin neler yapabildiğini biliyor musunuz? Eğer bir DH Labs Silversonic Revelation’la müzik dinlemediyseniz, emin olun neler yapabildiği konusunda henüz tam anlamıyla bir fikir sahibi olmamışsınızdır. Revelation doğallığı, detayları ve hızıyla inanılması zor işler başarıyor. Uzun yıllar ses sistemimin asıl performansının sadece yüzde 60’ıyla yetindiğimi görmek gerçekten acı verici bir tecrübe oldu. Bu kablo müzikle aranızdaki engelleri kaldırmakla kalmıyor, aynı zamanda sisteminizi de başka bir lige çıkarıyor. Tabii bunun için ona en az 300 saat vermeniz şart! Biraz sabır... Sonrasında Hi-Fi dünyasındaki bu gizli mücevherinizi gururla arkadaşlarınıza gösterebilirsiniz. 16 yıldır gazetecilik mesleğiyle uğraşan ve bunun üç yılında da teknoloji editörlüğü yapan biri olarak Revelation’ın müziği neredeyse dokunulur kıldığını söyleyebilirim. Sahnesi o kadar üç boyutlu, ritim duygusu o kadar güçlü ki, kendisinden daha pahalı olan eski kablomla arasındaki fark gece ile gündüz gibi oldu. Revelation’dan sonra bir daha kablo değiştirmeye ihtiyacınız olacağını hiç sanmıyorum.

Ancak Revelation’la geçen 500 saatlik pişme sürecindeki deneyimlerimi paylaşmadan önce sizlere bir tespitimi daha aktarmak istiyorum. Bir kez daha anladım ki her geçen gün Hi-Fi hiyerarşisini tehdit eden ürünleri bulmak zorlaşıyor. Hi-Fi’da sistem, tamamıyla ne kadar ekmek o kadar köfte mantığıyla işliyor. Öyle fiyatlarının üzerinde performans gösteren ürünler bulabilmek hiç ama hiç kolay değil. Bu markaları mevcutlar içerisinden bulup ülkemize getirmek içinse başka bir mucizeye imza atmak lazım. Bu açıdan Timpani’yi, Adnan Arduman’ı kutlamak gerekiyor. Fiyat performans açısından Timpani Dünyanın En İyi ‘Hi-End Cennet’lerinden biri olsa gerek. Elinizi attığınız pek çok sistemden çıkan sesi, aynı fiyat aralığındaki pek çok sistemle kıyaslayın, Timpani’dekilerin ağır bastığını göreceksiniz.

İşte DH Labs Silver Sonic’te bu tip ürünlerden biri. Sadece Revelation değil, satın aldığım PowerPlus elektrik kablosu, Q10 Signature hoparlör kablosu için de durum aynı. Hatta iki hafta geçirdiğim Air Matrix de bir Hi-Fi sevdalısını uzun süre mutlu edecek türden bir kablo. Ne var ki Revelation bambaşka bir şey. Sisteme takar takmaz başka bir dünyayla karşılaştığınızı anlıyorsunuz. Benim dikkatimi çeken ilk şey distorsiyonu azaltması oldu. Bu müziği daha anlaşabilir ve detaylı kılarken gümüşün doğallığı ve sıcaklığıyla birleşince ortaya nefis bir müzikalite çıkıyor. Markadaki ‘SilverSonic’ ismi öylesine seçilmiş bir isim değil, anlayacağınız. Onunla müzik dinlerken size daha önceden gürültü gibi gelen birçok yerin aslında notayla dolu olduğunu göreceksiniz. Revelation’la her albümünüzü yeniden keşfedeceksiniz.

Aslında Power Plus’la cereyan kablosuyla da benzer bir deneyim yaşamıştım. Power Plus’ı sisteme bağladığımda bağıran ses sistemi gitmiş, yerine çok daha sakin ve detaylı çalan bir sistem gelmişti. Daha önceden 2,5’larda sesler birbirine girerken artık 3,5’larda daha adam gibi müzik dinleyebiliyordum. Bu örnekten yola çıkarak Power Plus’ın şehir cereyanından kaynaklanan gürültülerin yüzde 10’nunu elimine ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu yüzde 10’da ciddi farklar yaratıyor. Baslar üzerindeki kontrol artarken gürültüden arınan arka plan sayesinde enstrümanlar tek tek seçilebilir hal alıyor. Hala bir elektrik kablosunun sesi değiştirebileceğine inanmıyorsanız, en az ara bağlantı kabloları ya da hoparlör kabloları kadar büyük etkileri olduğuna emin olabilirsiniz.

Revelation güçlü olduğu yanlardan biri de müziğe odaklanması. Şarkıların içerisindeki enerjiyi açığa çıkaran Revelation, hızıyla da dinlediğiniz tür ne olursa olsun size bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Müzikle aranızdaki bütün engelleri kaldırıyor ve bunu yaparken frekans bandının hiçbir bölümüne gereksiz yere sizi odaklamaya çalışmıyor. Ne bas ne orta sesler ne de tizlerde durum herhangi bir taraftan yana ağır basmıyor. Ancak onunla geçirilen ilk saatlerin biraz zorlu olduğunu itiraf etmeliyim. Bugüne kadar sahip olduğum üç kablo içerisinde hamlığını ve parlaklığını üzerinden en geç atan bu kablo oldu. Yine de bu gibi ümitsizliğe düştüğünüz durumlarda eski kablonuzu takarak onun neler başardığını hatırlamanız çok işe yarıyor. Kablonun silkinip kendine gelmesi için en az 150 saat beklemeniz gerekiyor. Bu sürenin sonunda sahnede muazzam bir artış oluyor. Sesteki iki boyutluluk giderken, enstrümanları daha tane tane seçebiliyorsunuz. Bu öyle bir derinlik ki gözlerini kapattığınızda sanatçıların direkt karşınızda çaldığını görebilirsiniz. Fakat bu sürenin sonunda bile tizler çiğliğini üzerinden atabilmiş değil (zaten en son atan da onlar oluyor), baslar biraz daha güçlense de hala olması gerektiği gibi değil. Birim başına uyguladıkları kuvvet artsa da hala çok güçlü oldukları söylenemez. Eğer basları bir boksöre benzetirsek, boksörümüzün birçok yumruğunun hala hedefi tutturmakta zorlandığını söyleyebiliriz. Orta seslerde de benzer bir durum söz konusu. Oradalar ama daha ete kemiğe büründükleri söylenemez. Fakat bu haliyle bile onunla müzik dinlemenin oldukça keyifli olduğunu söyleyebilirim. Detaylar, akıcılık ve sahnedeki derinlik sayesinde yavaş yavaş başından kalkmakta zorlandığınız zamanlar geliyor.

Özellikle 150-250 saat arasında sesin garip evrimler geçirdiğine tanık olmak hem ilginç hem de bir o kadar insanı zorlayan bir durum. Ancak 300 saatin sonunda kablo iyiden iyiye kendini göstermeye başlıyor. Sonunda kablonun kendini şarj etmekle uğraşan dielektrik (elektrik iletmeyen bölümü) kısmı ses iletiminde imdada yetişiyor. (Bakınız pişme ya da yanma üzerine yazı, Eylül 2005/Timpani) Fakat bu öyle bir yardım ki kablonun çehresini değiştirmeye yetiyor. Tizlerdeki çiğlik son derece azalırken, baslar da sonunda hacimleniyor ve bununla birlikte sese adam akıllı bir gövde geliyor. Artık boksörün indirici darbelerine tanık olabilirsiniz. Yine de bu indirici darbeleri vururken hala bayağı efor sarf ettiğini söyleyebilirim. Orta sesler ise artık ete kemiğe büründüğü gibi yağ gibi kayıp gidiyor. Hatta zaten özünde var olan müzikalite öyle bir hal alıyor ki, müzik ta derinliklerinize sesleniyor.

Ve 500 saat. 500 saatin sonunda ses frekansının içinde her ne varsa mükemmel bir lezzete ulaşıyor. Sanatçı size her ne vermek istediyse müzik o çehreye bürünüyor. Duyduğunuz sıcak, doğal ve içten ve bir o kadar da akıcı bir ses... Yaylılar, klavyeler, telli çalgılar, davullar belli bir harmoni içerisinde size müzikal bir ziyafet sunuyor. Müzikle birlikte nefes alıp veren, onunla birlikte hüzünlenen, onunla birlikte coşan, onunla birlikte sinirlenen, onunla birlikte kırıp döken bir kablodan bahsediyorum. İnanması güç ama ortaya çıkan genel tabloda adeta biraz uzansanız, müziğe dokunabileceksiniz gibi geliyor. Bu arada Q10 Signature’un Air Matrix’e nazaran Revelation’la çok daha iyi sonuç verdiğini söylemeliyim. En azından ben bu birliktelikten daha büyük keyif aldım. Eğer hala bir ara bağlantı kablosu arıyorsanız, Revelation ile jübilenizi yapabilirsiniz. Hatta formanızı Hall of Fame asabilirsiniz. Gidin ve bir Revelation alın, verdiğiniz her kuruşa fazlasıyla değdiğini göreceksiniz.

Pişme süresinde dinlediğim albümler
Alan Parsons Project- The Collection
Toto- Past To Present 1977-1990
Dream Theater- Scenes From A Memory
Richie Kotzen- Acoustic Cuts
Jethro Tull- Crest of a Knave
Pink Floyd- Dark Side of the Moon
Pink Floyd- The Final Cut
Pink Floyd- Pulse
Dire Straits- On Every Street
Audioslave- Audioslave
David Gilmour- On an Island
Patricia Barber- Cafe blue
Alboran Trio- Meltemi
Alvin Lee Ten Years After- Pure Blues
Rush- Chronicles
Mozart- Merveilles du Classique
Mahler- Adagios
Gershwin- Rhapsody in Blue An American in Paris
Beethoven- Smyphony No: 9 ‘Choral’
Vivaldi- Four Season
Tchaikovsky- 1812 Overture piano Concerto in B Minor
Paul Potts- Passione
Handel- Water Music for the Royal Fireworks ve Largo From Serse


17/10/2011


DH Labs @ Timpani


Ana Sayfa